Türkiye Cumhuriyeti

Tokyo Büyükelçiliği

Konuşma Metinleri

Büyükelçi Abdurrahman Bilgiç'in Japonya Ulusal Basın Kulübü'nde yaptığı konuşma, 27.05.2011

Değerli Konuklar,

Ulusal Basın Kulübü tarafından düzenlenen bu toplantıda sizlerle birlikte olma fırsatı bulduğum için mutluluk duymaktayım.

Öncelikle Japonya’nın yaşamış olduğu deprem felaketi nedeniyle duyduğumuz derin üzüntüyü ifade etmek isterim.

Göreve başlamamın üzerinden bir aydan biraz daha fazla bir zaman geçti. Ama bu kısa süre zarfında görmüş olduğum yakın ilgi beni fazlasıyla memnun etti. Bu ilginin Türkiye ile Japonya arasında kökü tarihe dayanan dostluk ilişkisinden kaynaklandığı düşüncesindeyim. Aynı şekilde Türk halkında da Japonya’ya yönelik bir ilgi ve yakınlık mevcuttur. Aranızdan bazılarının Türkiye’ye gitmiş olduğunu biliyorum. Henüz Türkiye’ye gitmemiş olanlarınızın da ülkemizi ziyaret ederek bahsettiğim bu ilgi ve yakınlığı yerinde görme imkânı bulacağını umuyorum.

Türkçede “tatlı yiyelim tatlı konuşalım” diye bir söz vardır. Öğle yemeğinde en ünlü Türk tatlılarından olan baklavadan tatma imkânı bulduk. Bu sayede şimdi de tatlı bir sohbet yapacağımızdan kuşku duymuyorum.

Değerli Konuklar,

Bugün sizlere kısaca Türkiye’nin dış politika yaklaşımdan ve Türk-Japon ilişkilerindeki önemli konu başlıklarından bahsedeceğim. Ardından da sorularınızı yanıtlamaktan memnuniyet duyacağım.

Türk dış politikasının temel ilkesini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk “yurtta sulh, cihanda sulh” olarak tespit etmişti. Bu ilke bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Başta Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu olmak üzere Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge küresel barış ve istikrar açısından büyük bir öneme sahiptir. Bölgemizde yaşanan gelişmeler bizi de doğrudan ilgilendirmektedir. Türkiye’nin yakın tarihinde belirleyici öneme sahip olaylar sadece İstanbul, Ankara ya da İzmir’de değil, aynı zamanda Selanik’te, Kosova’da, Kahire’de ve Şam’da meydana gelmiştir. Bu bölgelerle kültürel bağlarımız bugün de devam etmektedir. Bu bağlara bir örnek vermem gerekirse, bugün Türkiye’de yaşayan Boşnak kökenli vatandaşlarımızın sayısı Bosna-Hersek’te yaşayan Boşnakların sayısından az değildir. Aynı şekilde, Kafkas ve Ortadoğu kökenli vatandaşlarımızın da sayısı fazladır. Buna ek olarak, bahsettiğim bu bölgelerde Türk kökenli topluluklar da yaşamaya devam etmektedir. Bunu şunun için söylüyorum. Bölgemizde meydana gelen her türlü gelişmeden doğrudan ve çok kısa bir süre içinde etkileniyoruz. Bu nedenle yakın çevremizde meydana gelen olaylara kayıtsız kalma gibi bir lüksümüz bulunmamaktadır. Başta komşularımız olmak üzere bölgemizdeki ülkelerle ilişkilerimizi geliştirmek ve özellikle ekonomik işbirliğimizi artırmak zorundayız. Bunu yapabilmemiz için de bölgemizde barış ve istikrarın hüküm sürmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, dış politikamızın önceliğini içinde yaşadığımız bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesis edilmesi olarak tanımlıyoruz.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri hepimiz yakından izliyoruz. Tunus ve Mısır’da başlayan, ardından diğer bölge ülkelerine yayılan değişim rüzgârı deyim yerindeyse uluslararası toplumu hazırlıksız yakaladı. Türkiye olarak bölgede demokratik reformların gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Uzun vadede bu reformlar Ortadoğu’nun normalleşmesine ve bölgenin istikrar kazanmasına katkıda bulunacaktır. Ancak reform sürecini desteklerken yeni gerginlik ve kutuplaşmaların ortaya çıkmasına izin vermemeliyiz. Aksi takdirde sadece bölgesel değil küresel barış ve istikrar da zarar görebilir.

Başbakanımız bölgedeki liderlerle gerçekleştirdiği temaslarda reform taleplerinin ivedilikle karşılanması yönünde telkinlerde bulunuyor. Son olarak Mayıs ayı başında Libya’da istikrarın sağlanabilmesi için Kaddafi’nin iktidardan çekilmesi gerektiğini açıkça dile getirdi. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi kararı temelinde NATO tarafından yürütülen harekâtın insani yardım ve silah ambargosu ile ilgili kısımlarına aktif destek veriyoruz. Libya’daki çatışmalarda yaralanan sivillerin bir bölümünü Türkiye’ye getirerek tedavilerinin yapılmasını sağladık. Olayların başlangıcından bu yana Libya’ya yaklaşık 4 milyon ABD Doları düzeyinde insani yardımda bulunduk. Çatışmalarda sivillerin en az zararı görmesi bizim için önemlidir.

Halkın reform yönündeki beklentisine ivedilikle karşılık vermesi için Suriye yönetimi nezdinde de en üst düzeyde girişimlerde bulunuyoruz. Suriye’de meydana gelen gelişmelerin kontrolden çıkması sadece bölgesel değil küresel ölçekte sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle dikkatli ve dengeli bir politika izlenmesi gerekiyor.

Türkiye olarak Ortadoğu bölgesinde kalıcı barış ve istikrarın tesis edilmesi için üzerimize düşeni yapmak arzusundayız. Bu noktada, Türkiye’nin en önemli özelliği bölgedeki farklı ülke ve kesimlerle aynı anda diyalog kurabilmesidir. Bu nedenle, çatışmaların ortaya çıkmasını önlemeye yönelik arabuluculuk dâhil çeşitli unsurları içeren aktif bir diplomasi sürdürmekteyiz. Aynı zamanda geçtiğimiz yıl sona eren BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğimiz sırasında olduğu gibi uluslararası platformlardan da bölgemizde barış ve istikrarı tesis etmek amacıyla azami biçimde faydalanmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda uluslararası platformlarda Japonya ile verimli bir işbirliği içerisinde olduğumuzu da memnuniyetle not etmek isterim.

Değerli Konuklar,

Bölgemizdeki gelişmelerde ön alıcı bir rol üstlenerek barış ve istikrara katkı sağlamanın yanında dış politikamızın bir diğer hedefi de AB’ye katılımla ilgilidir. Türkiye’nin üyesi olduğu bir AB’nin küresel barışa somut katkılar sağlayacağına inanıyoruz. AB üyeliği hedefimiz doğrultusunda ülkemizde kapsamlı reformlar gerçekleştirdik. Bugün Türkiye, piyasa ekonomisini daha iyi işleten, demokratik kurumları daha etkin biçimde çalışan bir ülke konumundadır. Bölgesel etkinliğimizin artmasında gerçekleştirdiğimiz bu reformların payı olduğunun bilincindeyiz. Dolayısıyla bölgesel planda daha etkin rol üstlenmeye yönelik hedefimiz ile AB’ye katılım sürecimiz birbirini tamamlamaktadır.

Yakaladığımız ekonomik büyüme temposu sayesinde bölgemizde bir çekim merkezi halini alıyoruz. Türkiye satın alma gücü paritesine göre dünyanın en büyük 16ıncı ekonomisi konumundadır. Kişi başına düşen gelir 10 bin ABD Doları seviyesindedir. Hızla büyüyen bir iç pazarımız var. Son sekiz yılda yaklaşık 94 milyar ABD Doları düzeyinde doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmeyi başardık. Küresel krizin ardından çabuk biçimde toparlanarak 2010 yılında hızlı bir büyüme oranı yakaladık. 2010 yılında Türk ekonomisi %8.9 oranında büyümüştür. Böylece OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomi olduğumuz gibi, önde gelen ekonomiler arasında büyüme oranı bakımından Çin’in ardından ikinci sırada yer aldık.

Türkiye’nin ihracatı da hızla artmaktadır. Küresel krizin ardından 2010 yılında ihracatımız 114 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. Aynı zamanda ihracatımızı çeşitlendirmeyi de arzu ediyoruz. Son on yılda ihracatımız içerisinde Ortadoğu ve Afrika’nın payı hızla artmıştır. Yıllık 6 milyar ABD Doları düzeyinde ihracat yaptığımız Irak dördüncü en büyük ihraç pazarımız konumundadır. Ekonomik işbirliğimizin gelişmesi başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere geniş bir coğrafya ile ilişkilerimizde itici güç rolü oynamaktadır. Ekonomik boyutu ön plana çıkaran dış politika anlayışımızı önümüzdeki dönemde de sürdüreceğiz.

Bu noktadan hareketle Japonya ile ilişkilerimize dair bazı gözlemlerimi de paylaşmak istiyorum.

Aramızda kökü tarihe dayanan dostluk bağları var. Ancak ekonomik ilişkilerimiz arzu ettiğimiz derinliğe sahip değil. Ticaret hacmimiz düşük. Türkiye’de hızla artan doğrudan yabancı sermaye yatırımları içerisinde Japonya’nın aldığı pay olması gereken düzeyde değil. Rakam vermek gerekirse, toplam ticaret hacmimiz 2010 yılı itibariyle 3.5 milyar ABD Doları düzeyinde gerçekleşmiştir. Japonya’nın 2010 yılında Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye içerisindeki payı ise %1’in altındadır. Bu durumun bize göre en önemli nedeni Türkiye ile Japonya arasındaki ekonomik ilişkilere kurumsal bir zemin kazandıracak kapsamlı bir hukuki altyapının mevcut olmayışıdır. Türkiye ekonomisi özellikle son on yıl içerisinde dışa açılma bakımından büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Japonya’nın uluslararası altyapı projelerinden daha fazla pay almak istediğini ve büyüyen pazarlarla ticari ilişkilerini daha da geliştirmek istediğini biliyoruz. Bu açıdan bakarsak coğrafi uzaklık faktörüne rağmen Türk ve Japon ekonomilerinin aralarındaki işbirliğini artırması için uygun bir zemin oluştuğunu görüyoruz.

Son dönemde yaşanan bazı gelişmeler bu bakış açımızı doğrular niteliktedir. Türkiye’nin uydu projesini Mitsubishi firması üstlenmiştir. Ayrıca, ülkemizin iki büyük şehri olan İstanbul ile İzmir’i birbirine bağlayacak otoyoldaki köprü geçişi projesini de Japon IHI firması üstlenmiştir. Bunlar önemli gelişmelerdir. Ancak bunlardan daha da önemli olanı, Sinop şehrinde yapılması planlanan nükleer santral konusunda Japonya ile yürüttüğümüz görüşmelerdir. Aslında hedefimiz Mart ayı sonuna kadar bir anlaşma imzalamaktı. Ancak Japonya’da yaşanan deprem felaketi nedeniyle görüşmelerde bir kesinti yaşandı. Enerji Bakanımız Mart ayı sonu olan hedefimizi revize ederek, Japon tarafı kendini hazır hissedene kadar bekleyebileceğimizi söyledi. Bu süre zarfında etik olarak doğru bulmadığımız için başka ülkelerden gelen müzakere taleplerine de olumlu yanıt vermedik ve muhataplarımıza Japonya ile müzakere sürecinin devam ettiğini söyledik. Şimdi müzakereler yeniden başlamış durumdadır. 2019 yılında Sinop’taki nükleer santralin faaliyete geçmesini hedefliyoruz. Japonya ile nükleer santral konusunda bir anlaşmaya varmak konusundaki istekliliğimiz devam etmektedir. Bu alanda bir anlaşmaya varabilirsek, aramızda uzun soluklu yeni bir işbirliğinin kapısı açılacaktır.

Ekonomik ilişkilerimize ek olarak bölgesel ve uluslararası alanda da işbirliğini artırmamız memnuniyet vericidir. BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğimiz sırasında Japonya ile verimli bir işbirliği gerçekleştirdik. Pek çok uluslararası konuya bakışımızın örtüştüğünü gördük. Japonya’nın bazı uluslararası konularda daha aktif bir rol oynama yönündeki arzusunu destekliyoruz. Bu çerçevede, hem Türkiye hem de Japonya için önemli bir ülke olan Afganistan’da işbirliği içerisine girmiş olmamız önemlidir. Afgan polisinin eğitimi konusunda Japonya ile işbirliği yapmaktayız. Önümüzdeki dönemde bölgesel ve uluslararası konulara dair işbirliğimizi daha da geliştirmek arzusundayız.

Sayın Cumhurbaşkanımızın 2008 Haziran’ında Japonya’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kabul edilen Ortak Bildirge’de Türkiye ve Japonya’nın Asya’nın batı ve doğu ucunda yer alan iki önemli ülke olduğu vurgulanarak, 21nci yüzyılda ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin uluslararası konuları da kapsayacak bir şekilde geliştirilmesi gerektiği kaydedilmektedir. Bu hedef Türk-Japon ilişkilerinin önümüzdeki dönemdeki seyri bakımından bir yol haritası niteliğindedir.

Bundan tam olarak 121 yıl önce Osmanlı donanmasına bağlı Ertuğrul Fırkateyni Osmanlı Sultanı’nın hediyelerini ve iyi dileklerini Meiji İmparatoruna iletmek üzere Japonya’yı ziyaret etmişti. Ertuğrul Fırkateyni görevini tamamladıktan sonra dönüş yolunda uğradığı deniz kazası sonucu Kushimoto açıklarında battı. Bu trajik kaza sırasında hayatını kaybeden şehitlerimize Japon halkı sahip çıktı. Bu kadirşinaslık ülkelerimiz arasındaki dostluk ilişkilerinin başlamasına vesile teşkil etti. Böylece elim bir olay çok güzel bir başlangıca sebep olmuş oldu. Buradaki görev sürem boyunca, aramızdaki dostluğun çok sağlam temellere dayalı olduğunun bilincinde olarak, ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi başta ekonomik alanda olmak üzere her boyutuyla daha da ileri taşımak için çaba harcayacağım. İnanıyorum ki, Japonya da benzer bir yaklaşıma sahiptir ve önümüzdeki dönemde ilişkilerimiz her alanda gelişmeye devam edecektir.

Benim dile getirmek istediğim başlıca konular bunlardır. Şimdi sorularınızı yanıtlamaktan memnuniyet duyacağım.

Teşekkür ederim.